Küçüksu Kasrı

küçüksu kasrı

Sultanlar, uzun yıllar av köşkü olarak kullanmış,

Galler ve Boğdan Prensleri de bu kasırda konaklamışlardı.

Küçüksu Kasrı hakkında bilgiler veren Yrd. Doç. Dr. Selman Can, önce ahşap, daha sonra da kagir olarak inşa edilmiş olan kasrın, bir av köşkü ya da biniş kasrı olarak kullanıldığını söyledi. Can, İstanbul’a gelen Galler ve Boğdan prenslerinin de bu kasırda misafir edildiklerini kaydetti.

Küçüksu Kasrı

İstanbul’un Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi arasında, Boğaziçi’nde Üsküdar-Beykoz sahil yolu üzerinde yer alan Küçüksu Kasrı hakkında bilgi veren Yrd. Doç. Dr. Selman Can, kasrın bulunduğu mevkinin, Bizans döneminden beri kullanıldığını kaydetti. Kaynaklarda, iç kesimlerde bir manastırın varlığından söz edildiğini belirten Can, “Fetih sonrasında burada 4. Murad’dan itibaren bazı yerleşimlerin başladığını biliyoruz. Özellikle Bağçe-i Göksu olarak adlandırılan bu bahçe, 4. Murat, daha sonra 3. Ahmed ve 1. Mahmud dönemlerinde ilgiyle takip edilmiş ve kullanılmış” dedi.

Önce ahşap olarak inşa edildi

1. Mahmud döneminde 1752 yılında Divitdâr Mehmed Paşa’nın burada ahşap bir köşk yaptırdığını ve ilk Küçüksu Kasrı’nın böylece oluştuğunu anlatan Can, bu köşkün kullanımının Sultan Abdülmecid dönemine kadar devam ettiğini fakat 1850’li yılların başında Sultan Abdülmecid’in bu köşkü yıktırıp 1856 yılında burada kendisi için bir biniş kasrı yaptırdığını anlattı.

Mimarının kim olduğu bilinmiyor

Daha sonra kasrın iç mekânı hakkında bilgi veren Yrd. Doç. Dr. Selman Can, Osmanlı arşiv belgelerinde binanın inşa sürecine dair kayıtlar olduğunu ancak mimarının kimliğini ortaya koyan bir belgenin bulunmadığını söyledi. Can, “Balyanların burada üstlenici olarak yer aldığına ilişkin bilgiler kayıtlarda yer alıyor ama bunu da tesbit edebileceğimiz bir arşiv belgesinden mahrumuz” dedi.

Türk karakteri ve Batı üslûbu birlikte kullanılmış

Selman Can, kasrın karakterinde Türk ama tasarımının detaylarında Batı üslûbu görüldüğünü kaydetti. Yapıdaki Türk karakterini, merkezî bir plan şemasına sahip olması olarak açıklayan Can, bu şemanın da ta Asya’dan beri kullanıldığını belirtti. Can, şu bilgileri verdi:

“Burada ortadaki hole bağlı odalar, merkeze açılıyor. 4 köşeye birer oda yerleştirilmiş, kendi içlerinde bağlantıları var ama hepsinin merkeze açılan kapıları var. Yapının geneline baktığımızda, barok üslûpta inşa edilmiş bir yapı. Dış cephenin özellikle denize bakan cephesi, yoğun bir rokoko süslemeye sahip. Bu rokoko süslemeler de Sultan Abdülaziz döneminde yapılmış. Kayıklardan anladığımıza göre Sultan Abdülaziz, yapının denize bakan cephesini çok sade buluyor. Özellikle Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde yapı kullanılırken, yapıya ulaşım, denizden sağlanıyor. Boğaziçi’nden geçenlerin de Sultan’a ait bir yapının daha ihtişamlı olmasını istemeleri, doğal haklarıydı. Onun için burada Sultan Abdülaziz, yapının cephesini rokoko süslemelerle zenginleştiriyor. Hatta bu süslemeleri üstlenen Rus Konstantin kalpanı, inşaata ilişkin alacakları, ta Sultan Abdülhamid dönemine kadar devam eden hukuksal sorunları da beraberinde getirmiş.

Küçüksu kasrı havadanİç detaylarda barok mimarînin unsurları yer alıyor

Yapıya dönecek olursak, yapının etrafında demir parmaklıklardan oluşan bir koruma avlusu oluşturulmuş. Klasik dönem Osmanlı yapılarında ve daha sonraki yapılara baktığımızda, sarayların, kasırların etrafında yüksek duvarlar inşa edilir, koruma amaçlı. Burada demir parmaklıklı bir koruma var. Esasen burada duvardan ziyade bu demir parmaklıkların konulmasının sebebi, yerleşimden uzak olması ve yangın tehlikesinin az olmasından kaynaklanıyor.

Yapıya baktığımızda, yapının denize bakan cephesi, daha yoğun bir süslemeye sahip. Diğer 3 yöndeki cepheler daha sade. Cephede kanatlar, dışa doğru kıvrımlı, baroğun özelliği olarak. Ortadaki kısım, daha düz tutulmuş ve 4 sütunlu bir girişle yapıya geçiş sağlanmış. İç mekânda, kendi döneminin özelliklerini gösteren unsurları bulmak mümkün. Özellikle yapının tavan süslemeleri, pencere alınlıkları, söveler, aynalarda kullanılan çerçeveler, barok mimarînin unsurlarını taşımakta.

Şömineler

Yapıya baktığımızda dikkatimizi çeken şeylerden bir tanesi de şömineler. Şömineler, deniz tarafındaki odalarda çift kullanılmış, arka tarafa bakan odalarda tek kullanılmış. İtalyan mermerinden yapılan bu şömineler, yapıda karakteristik bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Ama hemen söyleyelim, Osmanlı dönemi saray ve kasırlarındaki bu şöminelerin ne kadar kullanıldığına ilişkin şüphelerimiz var; zira Osmanlı dönemindeki yapıların pek çoğu, 19. yüzyılın ortalarına kadar mangalla ısıtılmaktaydı. Asya’dan gelen bir gelenek. Çadırda nasıl ısınıyorsa Osmanlı Sultanları, sarayda da öyle ısınıyorlardı. İnşa edildiğinde kendi döneminin özelliklerini göstermesi bakımından daha çok dekoratif amaçlı kullanılan unsurlar bunlar. 19. yüzyıl sonlarından itibaren bazı kasırlarda sobaların yaygınlaştığı görülür ki bu da Rus etkisidir. Kalorifer tesisatının, 20. yüzyıl başlarından itibaren çekildiği yapılar var.”

Prensler ve Cumhurbaşkanları burada ağırlandı

Yrd. Doç. Dr. Selman Can, önce ahşap, daha sonra da kagir olarak inşa edilmiş olan kasrın, bir av köşkü ya da biniş kasrı olarak kullanıldığını söyledi. 19. yüzyıldan itibaren İstanbul’a çok sayıda devlet adamı geldiğini belirten Can, budevlet adamlarını misafir etmek için kullanılacak mekânlara ihtiyaç duyulduğunu, bu tür yapıların, aynı zamanda birer konuk evi olarak da kullanıldığını söyledi. Can, “Galler Prensi burada konakladı, Boğdan Prensi burada konakladı. Cumhuriyet döneminde de Mustafa Kemal Atatürk’ün kısa sürelerle burayı kullandığını, daha sonraki cumhurbaşkanlarımızın da burayı kullandıklarını biliyoruz” dedi.

Kasrın, 1980’li yıllardan itibaren Millî Saraylar’a bağlandığını belirten Can, 1992-96 yılları arasında detaylı bir restorasyondan geçtiğini söyledi. Can, şunları söyledi:

“Deniz kıyısındaki yapının kayması söz konusu. Bu tür, kıyıda inşa edilen yapılarda bizim dikkatimizi çeken konu şudur: Meşe kazıklarla temel sağlamlaştırılıyor fakat zamanla bunların denize kitlesel olarak yapıyı kaydırmama gibi bir durumu söz konusu değil. Onun için, restorasyonlarda bu kazıkların yenilenmesi gibi uygulamalar söz konusu. Yapı halen Millî Saraylar’a bağlı bir müze olarak kullanılmakta.”